
Japonya’da bir düğün, kendine açılan bir kapı
Hayat bazen büyük değişimlerin haberini küçük bir davetle verir.
Benimkisi kuzenimden gelen bir düğün davetiyesiydi. Japonya’da. 2017 yazında.
Uzak Doğu’yu hep uzaktan sevdim. Merak ettim ama nedense hiç “şimdi değil” diyerek erteledim. Oysa bazen bir ülke değil, bir iç görü çağırır insanı. Bu yolculuk tam olarak öyleydi. Elimde valizim, içimde kıpırtılarla yola çıktım. Ama neyle karşılaşacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ve iyi ki yoktu.
Tokyo’ya iner inmez karşılaştığım ilk şey bir tür sessizlikti. Kalabalığın bile kendi içinde bir ritüeli, bir saygısı vardı. Metrosuna binmedim ama Shinkansen’e bindim -o efsane hızlı tren.- Sadece şehirleri değil, ruh hallerimi de birbirine bağladı. Rayların üstünde giderken içimde yıllardır bekleyen cümleler yavaş yavaş belirmeye başladı.
Her yeni durak, bir başka farkındalıkla geldi. Gözüm sürekli yeni şeyler görüyordu ama asıl değişim gözümün içine değil, içime bakmamla başladı. Japonya’nın estetikle bezenmiş sadeliği karşısında kendi hayatımdaki fazlalıkları fark ettim. Zihnimin ne kadar gürültülü, beklentilerimin ne kadar kalabalık olduğunu… Ve ilk kez durmaya cesaret ettim.
Yalnız gezmek değil bu; yalnız kalmayı göze almak. Sessizlikle dost olmak. Kalbinin hızlandığı anları kaçırmadan izlemek. Bir markette sıraya girerken bile “an”da kalabilmek. Bütün bunlar dışarıdan “ne güzel geziyor” gibi görünüyordu belki ama ben orada parça parça kendimi topluyordum.
Ve sonra yazmaya başladım. Önce kısa notlar… Sonra paragraflar… Her şehirde, her duyguda biraz daha yazdım. Yazdıkça anladım: Bu sadece benim yolculuğum değil. Bu, bir şeylerin eksik olduğunu hisseden ama ne olduğunu tam koyamayan herkesin hikayesi olabilir.
Ve tüm bu yaşadıklarımı kitaplaştırma kararı aldım.
Çünkü bazı yolculuklar yalnızca yaşanmakla kalmaz; paylaşılmak ister.
Kitabın adı: Tabi.
Japonca’da tabi, “yolculuk” anlamına gelir. Ama kelimenin içinde saklı bir şey daha var: Bir içe dönüş. Sadece bir yerden bir yere gitmeyi değil, bir halden başka bir hale geçmeyi de anlatır. Tam da bu nedenle bu yolculuk, yalnızca coğrafi bir hareketlilik değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşümün adımlarını içeriyor.
“Tabi”, Japonya’nın sessiz sokaklarında, bir tapınağın avlusunda ya da bir çay seremonisinin dinginliğinde şekillenen bir uyanış hikayesi. Kuzenimin düğünü vesilesiyle çıktığım bu yolculuk, aslında bana verilen bir çağrıydı. Başlangıçta yalnızca birkaç gün sürecek bir seyahat gibi görünen bu süreç, zamanla yıllardır içimde bekleyen sorularla yüzleştiğim, kendi iç mekanlarımla tanıştığım bir dönüşüme dönüştü.
Bu kitapta Japonya’yı bulacaksınız; ama yalnızca tapınakları, trenleri ya da ritüelleriyle değil. Aynı zamanda o coğrafyanın bir insanın içine nasıl dokunabileceğiyle…
Shinkansen’in raylar üzerindeki süratiyle, zihnin nasıl bir durgunluğa ulaşabileceğini…
Bir yaz sabahı ziyaret edilen zen bahçesinin yıllardır bastırılmış bir hissi nasıl görünür kıldığını…
Her bölümde bir şehir, bir durak, bir manzara eşlik ediyor anlatıya. Ama o anlatının asıl yönü hep içeriye doğru. Çünkü “Tabi”, bir yol haritası değil -bir yol hissi.- Bu kitapla okuyucuyu bir destinasyona ulaştırmayı değil, yürürken görmeye, dururken fark etmeye davet ediyorum.
Bu satırların kimi zaman düşündüreceğini, kimi zaman gülümseteceğini, kimi zaman da insana “ben de böyle hissetmiştim” dedirteceğini umuyorum. Çünkü “Tabi”, sadece bir seyahatin hikayesi değil; hayata, insana, kendine başka türlü bakmanın da bir yolu.
İlginizi çekebilir: Başkaları için kendinizi feda etmeyi bıraktığınızda neler değişir?